Türkiye’de tüm değerlerin, toprağın, havanın, suyun korunması gerektiğini belirten TMMOB İzmir Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Helil İnay Kınay; “Tüm bu değerlendirmelere baktığımız zaman Türkiye’nin çevre karnesinin çok iyi olduğunu söylemek mümkün değil. Bu noktada kaybettiğimiz kaynaklarımızın, kirlettiğimiz havamız, suyumuz, toprağımızı daha iyi koşullarda iyileşebilmesi için çok geç olmadan hem bu ülkede yaşayan vatandaşlar olarak hem bu konuda yetkili kurum kuruluşlar, yerel yönetimler olarak sürecin bir parçası olmak, müdahale etmek, takip etmek ve bu noktada her birimizin yaşam alanı olan ülkemizin tüm değerlerini; topraklarını, havasını, suyunu hep beraber korumak ve kollamakla yükümlüyüz” dedi.
TMMOB İzmir Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Helil İnay Kınay, çevre konusu ile ilgili Kaleninsesi Gazetesi’ne önemli açıklamalarda bulundu. Çanakkale’deki termik santraller başta olmak üzere madencilik faaliyetlerinin çevreye verdiği zararlara değinen Kınay; “Birleşmiş Milletler tarafından 1972 yılında gerçekleştirilen Stockholm konferansıyla 5 Haziran Dünya’da çevre sorunlarına yönelik farkındalığın arttırılması, bu kapsamda çeşitli etkinliklerle kamuoyuna yönelik bilgilendirme yapılacağı bir gün olarak ilan ediliyor. Bunun üzerinden 2020’ye geldiğimizde 48 yıl geçti. Burada daha iyi bir çevrede yaşama umudu beklerken, bizi maalesef gün geçtikçe çevre problemlerinin sanayileşme, kentleşme, madencilik faaliyetleri gibi süreçlerin dünyamızı daha yaşanmaz hale getirdiği ekolojik faaliyetlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu kararnamelere baktığımızda ülkemizde bu anlamda çevre karnesi ile çok da farklı değil. Bugün hem Çevre Bakanlığı’nın hem TÜİK istatistikleri çeşitli kamu kuruluşlarının yaptığı çalışmalarla birlikte aslında ülkemizde havamız, suyumuz ve toprağımızın ne kadar kirli olduğunu yaşam alanlarımızın ve çevre sağlığımızın ne kadar riskli olduğunu görebiliyoruz. Çok basit birkaç örnek ile açıklamaya çalışayım bunu. Türkiye İstatistik Kurumu her yıl çeşitli çalışmalar yayınlar, bizde çevre mühendisleri olarak çevre göstergelerini buradan takip etmeye çalışıyoruz. Sonuçta ülkemizde veriler ve istatistikler konusunda ciddi eksikliklerimiz var. Bu anlamda ilgili resmi kamu kuruluşunun yayımladığı göstergelere baktığımızda ülkemizde atık su arıtma tesisleri, su altyapısı, sağlıklı içme suyuna erişim imkânı, katı atık tesisleri gibi zorunlu kentsel altyapı süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde maalesef ülkemizde hala insanımızın %50’sinin sağlıklı içme suyuna erişemediğini, yine kanalizasyon sistemlerinin %90’lara ulaştığı ifade edilmesine rağmen bu kanalizasyon sisteminin sonunda bir arıtma tesisi var mıdır? Dolayısıyla atık sularımız sağlıklı koşullarda arıtılarak doğaya yeniden veriliyor mudur? sorusunun cevabında bu rakamında %50’lerde %60’larda kaldığını görüyoruz” dedi.
“Çevre karnemiz hiç de iç açıcı değil”
“Atık yönetimi ile ilgili değerlendirmelerde durum daha da vahim” diyen Kınay; “Maalesef evlerimizden çıkan çöpleri doğru toplayamıyoruz, kaynağında ayrıştıramıyoruz. Dolayısıyla aynı zamanda ekonomik değeri olan çöpümüzü yönetemediğimiz için bir taraftan kendi çöpümüzü düzenli ya da düzensiz depolama sahalarında toprağa gömerken, bunun ekonomik yanını kullanamazken diğer taraftan yurtdışından çöp ithal etmek durumunda kalıyoruz. Tüm bu süreçlere baktığımızda çevre karnemiz açısından da biraz önce bahsettiğim gibi aslında durumumuz hiç de iç açıcı değil. Özellikle son yıllarda çok hızlı bir şekilde gelişen politikalara baktığımızda aslında doğal varlıklarımız orman alanlarımız, meralarımız, tarım alanlarımız talan ediliyor, rant baskısıyla karşı karşıya, çarpık ve plansız kentleşme süreçleri de bunun üzerine gelince yaşam kaynaklarımız üzerinde de ciddi baskılar var. Bunu ülkemizin çok farklı bölgelerinde yaşanan çevre problemleriyle görüyoruz aslında. Bu noktada ülkemizin hava kalitesi ile ilgili değerlendirmeler, su kalitesi, toprak kalitesi ile ilgili değerlendirmelere baktığımızda sorunları herkesin aynı olduğu ve her bölgede aslında aynı soruna yönelik süreçlerle karşı karşıya olduğumuzu da görüyoruz. Bugün ülkemizde hava kalitesi ile ilgili değerlendireler hava kirliliği sorununu çok ciddi boyutta olduğunu gösteriyor” şeklinde konuştu.
“Çanakkale'de termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliğinin yarattığı problemler devam ediyor”
Kınay sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Özellikle Çanakkale'de de Termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliğinin yarattığı problemler devam ederken aynı zamanda bölgeye planlanan yeni termik santral yatırımları bu sürecin çok daha plansız kontrolsüz bir noktaya gittiği izlenimini de veriyor. Ülkemizde yatırımların çevresel etkilerinin değerlendirilmesi ve planlama süreçlerinden başlayarak bu etkilerin ve alınacak önlemlerin irdelenmesi, buna ilişkin süreçlerin değerlendirilmesinde en önemli mekanizma olan ÇED mekanizması maalesef özellikle son dönemlerde üzerinde gördüğümüz çevresel risk kapasitesi yüksek tespitlerle ilgili raporlar ve uygulamalarda bize ÇED sürecinin içinin boşaltıldığını hazırlanan ÇED raporlarının teknik olarak yetersiz olduğunu bir kez daha gösteriyor. Çevre Mühendisleri Odası olarak bizlerde kendi bölgemizdeki, ülkemizdeki projelerin çevresel etkilerine ilişkin süreçleri meslek alanımız itibariyle kamusal sorumluluğumuz gereği takip ediyoruz. Bu anlamda özellikle ÇED olumlu belgelerine ilişkin açtığımız ve yürüttüğümüz hukuki süreçlerde işgal davalarında bilirkişi raporları incelemeleriyle de ÇED raporlarının ne kadar yetersiz olduğu ve bölgede yapılan araştırmalar, analiz sonuçlarıyla da halihazırda ÇED olumlu belgesi almış olmasına rağmen işletme sırasında yarattığı çevre kirliliği tespit edilen bir sürü işletme bulunmakta. Bu anlamda özellikle kendi bölgemizde İzmir'de, altın madenciliği projelerinin yarattığı çevresel kirlilikleri buna örnek göstermek mümkün.”
“Suyumuzun, toprağımızın ve havamızın kirlenmesine yol açıyor”
“Çanakkale bölgesinde de özellikle projelerin plansız ve kontrolsüz bütünsel planlama ilkelerinden uzak olarak verilen izinlerle birlikte, aslında Kazdağları bölgesindeki madencilik faaliyetlerinin yarattığı riskler yine bu bölgedeki sanayi tesislerin, termik santrallerin yarattığı riskler örnek olarak verilebilir” diyen Oda Başkanı Helil İnay Kınay; “Yürütülen politikalarla aslında bizim çok daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya olduğumuzu da gösteriyor. Bütün bu çalışmalarda yine ülkemize yatırımlarıyla ilgili değerlendirmeler de maalesef hem verimli tarım arazilerimiz, su havzalarımız, meralarımız, ormanlarımız korunması gereken doğal alanlarımız içerisinde çevresel riski son derece yüksek olan tesislerin planlanıyor olması yine bahsettiğim gibi bu tesislere ilişkin ÇED raporlarının yetersizliği, bizim yaşam kaynağımız olan suyumuzun, toprağımızın ve havamızın geri dönülmeyecek şekilde kirlenmesine yol açıyor. Bölgemize baktığımız zaman Aliağa’da kirlilik yaratan sanayi tesisleri, Kocaeli Gebze'deki sanayi kirliliği bunların en belirgin örnekleri termik santral projeleri Çanakkale örneğinde bahsettiğim gibi mevcutların yarattığı kirlilik ve bu kirlilik ve çevresel risk kapasitesi, kirlilik yükünün hesaplanmadan yeniden ve bölgeye yönelik bir planlama yapılmadan çok daha fazla sayıda termik santral projelerinin planlanıyor olması da aslında çevrenin yönetilemediğine ilişkin bir gerçek. Benzer şekilde su havzalarımızdaki planlanan tesislerin yarattığı çevresel risklerde yine diğer faktörlerle beraber yaşamlarımızı tehdit ediyor” şeklinde konuştu.
“Bizim mesleğimizin var olma sebebi çevre sorunları”
Kınay sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Bir taraftan yapılan mevzuat değişiklikleri uygulamalar ile, orman mevzuatında tarımla ilgili mevzuatlarımızda bunun dışında sit alanları ile ilgili mevzuatlarda yapılan değişiklikler ile zaten kısıtlı olan ve korunması gereken bu alanlarda yapılaşmanın ya da farklı projelerin önü açılıyor ve aslında Anayasa'yla sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı verilmiş olan ve aynı zamanda bu sağlık çevre koruma görevi de verilmiş olan hem vatandaşlar hem de resmi kurumlar eliyle biz doğamızı ve yaşamlarımızı tehdit eder hale getiriyoruz. Tabi çevre mühendisleri olarak değerlendirdiğimiz zaman çevre mühendisi meslek grubu, çevre sorunlarının ortaya çıkmasıyla beraber oluşan bir meslek disiplini. Bizim mesleğimizin var olma sebebi çevre sorunları. Bu sürecin ortaya çıkmasıyla beraber aslında planlanan tüm faaliyetlerin çevresel etkilerinin planlama aşamasında yönetilmesi, denetlenmesi ve oluşacak risklerin azaltılması, oluşan atıkların yönetilmesi ve bu noktada az atık oluşturulması ya da atık oluşması durumunda da çevreye ve doğaya en az zarar verecek şekilde doğru yöntemlerle bertaraf edilmesi noktasında hizmet veren mesleğini yerine getirmeye çalışan çevre mühendislerinin aslında hem Çevre Bakanlığı hem de diğer tüm kurumlarda çok etkin bir şekilde bu görevlerini yerine getirmeleri gerekiyor. Ancak bırakın çevre mühendislerinin buralarda istihdam edilmesine Çevre Bakanı tarafından yürütülen mevzuat değişiklikleriyle tüm bu yaşam alanlarında tarım arazilerinden meralarda mevzuat değişiklikleriyle gerçekleştirilen düzenlemelerde olduğu gibi bizim de meslek alanımızda dört yıllık çok ciddi bir mühendislik eğitimiyle aldığımız diplomalarımız Bakanlık tarafından verilen diplomalarımız, Bakanlık tarafından verilen birkaç günlük ve ücret karşılığı bir eğitimle çevre görevlisi kavramı altında işletmelerin çevre mevzuatına uygunluk süreçlerini yürüten bir sistem haline getirilmeye çalışılıyor.”
“Çevre sorunları çok geniş alanlara yayılabiliyor”
Dünya Çevre Günü’nün önemine değinen Kınay; “Dolayısıyla işin uzmanı olmayan sistemi nasıl yöneteceğini, nasıl yönlendireceğini bilmeyen kişiler tarafından yürütülen çalışmalarda doğal olarak çevre sorunları olarak karşımıza çıkıyor. Böyle sorunların tabi şöyle bir etkisi de var. Hiçbir zaman bulunduğu noktada kalmıyor, çevre sorunları çok geniş alanlara yayılabiliyor bu noktada. Yaşamsal riski olan geri dönüşü olmayan artık bir yerde çevre kirliliği ile çevre felaketi ile karşılaştığımız zaman bunu tekrar eski haline dönmesi mümkün olmayan bir süreç. O yüzden çok daha etkin mekanizmalarla yürütülmesi gerektiğini biz tekrar tekrar hem İlgili kurumlara hem de kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyoruz. Tabi çevre sorunlarıyla ilgili değerlendirmelere baktığımız zaman, her ne kadar 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak kutlanmak gibi bir tüketim alışkanlığına dönüşse de biz 5 Haziran’ın bir kutlama günü değil, tam tersine çevre sorunlarına dikkat çekmek, ekolojik duruma dikkat çekmek ve çevre mücadelesini hep beraber yönetmek adına bir dayanışma, bir direnç göstergesi olması gerektiği noktasında kamuoyunu bilgilendirmeye çalışıyoruz. O yüzden de Çevre Mühendisleri Odası olarak 31 Mayıs-5 Haziran tarihleri arasını Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak değerlendiriyoruz. Burada da tüm birimlerimizle birlikte bölgemizdeki, yerelimizdeki çalışmalarımızı paylaşıyoruz, ancak biraz önce de bahsettiğim gibi çevre sorunlarının aslında ülkenin her tarafında karşımıza çıkan ve çevre mücadelesi ile de karşımıza çıkan çevre sorunlarının, Konak gibi bir yönetim problemi olması, bir anlayış problemi olması, ülkenin kalkınma ve gelişme, kentleşme politikalarında ekolojiyi ekonomiye kurban eden bir anlayışın ortaya konulmuş olması ve bu noktada çevre faktörünü arka plana itilmiş olması temel sebep” dedi.
“Yarattığımız her faaliyetin çevresel bir etkisi var”
Kınay; “İnsanoğlu olarak yarattığımız her faaliyetin çevresel bir etkisi var ve ister istemez bu çevresel etkilerin bütünsel bir planlama içerisinde çok etkin ve doğru bir şekilde yönetilmesi ve bu faaliyetlere öyle karar verilmesi gerekiyor. Ancak içinde yaşadığımız süreç ülkenin her yanında gördüğümüz çevre karnesi bize zaten bu faaliyetlerin yönetilemediğini de gösteriyor. Bir taraftan bütünsel bir planlama olmadan da bahsettiğim gibi gerçekleştirilen yatırımlar Çanakkale'de yeni planlanan termik santral projeleri gibi tekir bazlı testlerle değerlendirme yapılması ve bütün olarak o bölgedeki tesislerin yarattığı tüm etkenlerin değerlendirilmemesi, bunun getireceği sonuçlar ortaya konmaması aslında süreçteki eksiklikleri de ortaya getiriyor” diye konuştu.
“Çevre problemleri giderek daha büyüyor”
Çevre problemlerinin giderek büyüdüğüne dikkat çeken Kınay; “Benzer şekilde son dönemlerde orman alanlarımız, mera alanlarımızdaki düzenlemeler ve kaybettiğimiz doğal karakteri korunması gereken alanlar aynı zamanda nefes alma alanlarımızın da ve yaşam kaynağımız olan su hava topraktaki doğal dengenin de bozulma sebep oluyor. Tüm bu eksilerle birlikte yapılan araştırmalar son 15 yıl içerisinde aslında orman mevzuatı kapsamındaki verilen ormanlık alanda herhangi faaliyetler de yapılaşmaya verilen izinler ile kaybedilen alanların, orman yangınları ile kaybedilen alanların yaklaşık üç kat olduğunu ortaya koymuş ve orman alanlarında, orman mevzuatındaki düzenlemelerle çok ciddi sayıda tesise kullanım izni veriliyor. Bu noktadaki yapılan çalışmalar aslında o bölgenin artık ekosistemini orman olma özelliğini kullanım amacını ortadan kaldıran süreçler. Yine benzer şekilde mera alanlarında yapılan vasıf değişiklikleri ya da çeşitli tesisler ve yapılaşmaya yönelik mera vasıflarının ortadan kaldırılması, Sit alanlarında yapılan statü değişiklikleriyle bu alanların doğal karakterinin ortadan kalkacak şekilde yapılaşma ve çeşitli ranta yönelik çalışmalara açılması peyderpey bizim zaten çok kısıtlı olan yaşam kaynaklarımızın da ortadan kalkmasına yol açıyor. Tüm bunlara baktığımız zaman çevre karnemiz maalesef çok iyi değil ve tüm bunların üzerine atık sorunumuzu, yönetemediğimiz suyumuzu, sağlıklı bir içme suyuna sahip olmadığımız gibi kullandığımız suyu da arıtamadığımız için yaşam döngüsü içerisinde aslında kentlerimizde ve tüketim amaçlı yürüttüğümüz faaliyetlerde çok ciddi çevre kirliliklerine de ilave olarak sebep oluyoruz. Bir taraftan kentleşme kaynaklı kirliliklerin yarattığı sorunlar bir taraftan sanayi, madencilik, turizm ve diğer sektörler enerji sektörüne yönelik sorunlarda çevre problemlerini giderek daha büyük hale getiriyor. Ülkemiz tüm bu yatırımlarda biraz öncede bahsettiğim gibi ekonomiyi, ekolojiye tercih eden gelişmekte olduğumuz bir ülke anlayışıyla çevrenin feda edilebileceği bir yönetim politikasıyla bu süreci götürürken yaşam alanlarında insanlar aslında mevzuatlar eliyle korunamayan ya da önü açılan çevre talanının önüne geçebilmek için bir çevre mücadelesi yürütmek zorunda kalıyor. Bizde bunu ülkenin farklı alanlarında görüyoruz hep birlikte” ifadelerini kullandı.
“Yine özellikle bahsetmek istediğim bir konu atık yönetimi süreçlerinde, aslında evlerimizden çıkan çöpü toplayamadığımız kaynağında ayrıştıramadığımız ve bir değer olarak görmemiz gereken çöpü bir dert olarak gördüğümüz” diyen Kınay; “Bu anlamda da çoğu Belediye de buna ilişkili entegre tesislerin kurulmaması nedeniyle artık doğada gelişigüzel şekilde bırakılan ve bunun yarattığı çevre kirliliğiyle karşı karşıya kaldığımız bir süreç atık yönetimi. Ülkemizde atıktan kaynaklanan ekonomik değeri kullanamadığımız için yurtdışından da atık ithal etmek durumunda kalıyoruz, bunun yarattığı riskleri biz özellikle Ege Bölgesinde kendi çalışma alanımızda çok acı örneklerle yaşadık. 2007 yılında Gaziemir'de o zamanın Çevre Bakanlığı tarafından lisans almış olan bir kurşun geri kazanım tesisinin bahçesinde gömülü olarak bulunan radyoaktif atıklar ile ilgili haberler değerli bir gazeteci arkadaş vasıtasıyla kamuoyunun bilgisine sunuldu ve biz 2007 yılında tespit edilen atıklarla ilgili herhangi bir işlem yapılmadığını o zaman öğrendik. 2020 yılına geldiğimiz bugün hala Gaziemir'de o radyoaktif atıklar o atıl durumda bulunan terk edilmiş fabrikanın bahçesine gömülü olarak duruyor. Maalesef geçen zaman da bu konuya ilişkin bir çalışma yapılmadı ve bu alan kentin ortasında, kentleşmenin içerisinde kalmış çok yakında okullar, evler olan ve kent içerisinde kalmış boş bir arazi olarak oradaki insanların kullandığı, çocukların oyun oynadığı, herkesin girip çıktığı etrafının sadece tel örgülerle çevrili olmasına rağmen herkesin girip çıktığı bir alan. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Türkiye tarihinin en büyük çevre cezası kesildi bu fabrikaya ve bu atıkla ilgili sorunlara ancak kesilen cezalar maalesef orada yaşanan kirliliğin ne boyutta olduğunu, o bölge insanına ve nerelere kadar ulaştığını, çevre ve halk sağlığı açısından ne gibi tehditler yarattığına ilişkin şu an elimizde somut veriler yok. Ülkemizde nükleer tesis olmamasına rağmen fabrika bahçesinde bulunan ve nükleer santral kaynaklı olduğu söylenen atıkların nereden geldiği, hangi yollarla geldiği ve bu işlemlerden kimlerin sorumlu olduğuna dair herhangi bir çalışma da yapılmadı” şeklinde konuştu.
“Atık ithalatında çok ciddi bir artış var”
Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin dünyada en çok atık ithal eden ülke olduğu bilgisi paylaşıldığını anımsatan Kınay, atık ithalatında çok ciddi bir artış olduğunu ifade ederek; “Dolayısıyla atık ithalatı sürecinde geçtiğimiz günlerde yapılan çalışmalar ve araştırmalarda Türkiye'nin dünyada en çok atık ithal eden ülke olduğu bilgisi paylaşılmıştı. Çok ciddi bir artış var atık ithalatında. Geçmiş yıllarla değerlendirildiğinde bu noktada ülkemize giren atıkların nasıl denetlendiği, içerisinde neler olduğu, çevre ve halk sağlığı açısından risk taşıyıp taşımadığıyla ilgili süreçleri maalesef bilemiyoruz. Gaziemir örneği bunun acı bir örneği, benzer bir şekilde Aliağa'da gemi söküm tesislerindeki Aliağa bölgesi Türkiye’de Kocaeli bölgesiyle beraber aslında sanayileşmenin yarattığı çevre kirliliği problemleriyle yaşayan ve bu anlamda çevresellik kapasitelerini doldurmuş olmasına rağmen her iki bölgede bütünsel bir planlama ve yönetim çalışması yapılmadığı için oradaki her türlü faaliyetin kapasitesi arttırılmalı. Yada yeni faaliyetler eklenmek suretiyle çevre yükünün çok daha büyük arttırıldığı bir noktaya gelen ortak değerleri var. Yine Aliağa bölgesindeki gemi söküm faaliyetinde aslında dünyada gelişmiş ülkelerde terk edilmiş olan ve bizim Türkiye gibi ya da Pakistan, Hindistan gibi ülkelere kaydırılmış olan bir teknoloji. Bu noktada bu gemi söküm tesislerinde geçmiş yıllarda söküm için getirilen bazı gemilerde temizlenmiş olması gereken atıkların temizlenmemiş olduğu ve bazı süreçler ile ilgili odamızın uyarıları hukuki süreçlerin takibinde bu gemilerin sökülmesinin durdurulmasına ilişkin üretmeyi durdurma kararı alınmıştı. Ancak maalesef mahkeme bu kararları verene kadar gemiler çoktan sökülmüştü. Bu örneklere baktığımızda aslında ülkemizin bir atık çöplüğü haline getirilmesinin istendiğini ve yurt dışından gelen atıkların kontrol edilemediği için içerisinde neler geldiğini bilmediğimiz gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyor” dedi.
“Yeraltı sularımızın yaklaşık %50’si kirlenmiş durumda”
Kınay sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Bu noktada da Çevre Bakanlığının ilgili bakanlıkların denetim ve yönetim mekanizmalarının ne kadar önemli olduğunu ve bu süreçlerin çok etkin ve verimli şekilde yönetilmesi gerektiğini biz her zaman paylaşıyoruz. Ancak hem personel sayısındaki yetersizlikler, bu değerlendirmelere baktığımız zamanda uzman personelin çalışmıyor olması da bu sorunların başka bir boyutu olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizdeki çevre sorunları ile ilgili değerlendirmelere baktığımız zaman ülkemizdeki biraz önce bahsettiğim gibi bu kaynaklarımızın %80’ni kirlenmiş durumda, yeraltı sularımızın yaklaşık %50’si kirlenmiş durumda. Ülkemizdeki bütün su havzalarında çok ciddi şekilde problemler var. Tarımla ilgili sıkıntılarımız var, hayvancılıkla ilgili sıkıntılarımız var, kentleşme ile ilgili sanayileşmeyle ilgili enerji madencilik her türlü endüstri faaliyeti ile ilgili ciddi sıkıntılarımız var. Bunların tüm çevresel de değerlendirilerek yönetilmesi gerekirken, biz uygulamaya konulan projelerde tekrar ve tekrar her bölgede farklı örneklerle aslında bu durumun göz ardı edildiğini görüyoruz. Bugün tüm bu çalışmalardan bahsederken, ülkemizde nükleer santral yapılmasına yönelik yürütülen faaliyetler ve çalışmalar da aslında nükleer santrallerin atık yönetimi süreci taşıdığı riskler ve olası kazalarla ilgili ortaya çıkabilecek çevre ve sağlık sorunlarının önüne geçilememesi noktasında itirazlarımızı çevre mühendisleri olarak dile getirmiştik. Ancak Gaziemir’deki bahsettiğim örnekten yola çıkarak kentin ortasındaki radyoaktif atıkları 2007 yılından beri bertaraf edemeyen ülkemizin nükleer tesislerin yönetimi ve atık yönetimine ilişkin süreçleri nasıl yönetebileceği de bir soru işareti olarak karşımızda duruyor.”
“Ülkemizin tüm değerlerini korumalıyız”
Türkiye’de tüm değerlerin, toprağın, havanın, suyun korunması gerektiğini dile getiren Kınay; “Tüm bu değerlendirmelere baktığımız zaman Türkiye’nin çevre karnesinin çok iyi olduğunu söylemek mümkün değil. Bu noktada kaybettiğimiz kaynaklarımızın, kirlettiğimiz havamız, suyumuz, toprağımızı daha iyi koşullarda iyileşebilmesi için çok geç olmadan hem bu ülkede yaşayan vatandaşlar olarak hem bu konuda yetkili kurum kuruluşlar, yerel yönetimler olarak sürecin bir parçası olmak, müdahale etmek, takip etmek ve bu noktada her birimizin yaşam alanı olan ülkemizin tüm değerlerine topraklarına, havasına, suyuna hep beraber korumak ve kollamakla yükümlüyüz. Konuşmamın başında da bahsettim Anayasamız bize sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını veriyor ama aynı Anayasa bize sağlıklı bir çevreyi koruma ödevini de veriyor. Bu her birimizin de sorumluluğu ve 5 Haziran’da Dünya Çevre Günü’nü kutlamakla ilgili süreçlere bakarken aslında bunun bir kutlama değil bir mücadele, bir farkındalık ve çevre sorunlarının çözümüne yönelik en azından bir adım atmak başlangıç olması yönünde bir adım olmasını diliyoruz” ifadelerini kullandı.
Enishan Keskin
Yorumlar
Yorum Yaz