Çanakkale Sağlık Çalışanları ve Emeklileri Derneği Türk Sanat Müziği Koro Şefi Osman Erkan, Damla Yeltekin’in hazırlayıp sunduğu Not Defteri 10 Kasım Atatürk’ü Anma Özel programına konuk oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün çok yönlü kişiliği ve sanata verdiği öneme ilişkin konuşan Koro şefi Erkan, “yalnızca müziğin de değil sanatın her türünün gelişmesine ön ayak olamaya çalışmıştır” dedi.
“SELANİK VE RUMELİ TÜRKÜLERİNE AYRI BİR SEVGİSİ VAR”
“Mustafa Kemal, müzikten de musikiden de çok iyi anlayan bir lider. Kendisi Rumelili, Selanik doğumlu. Selanik ve Rumeli türkülerine ayrı bir sevgisi var. Türk sanat müziğine apayrı bir sevgisi var” ifadelerine yer veren Erkan, Atatürk’ün müzik konusundaki bilgisine dair, “Mualla Gökçay onun sevdiği solistlerden. Gökçay der ki, ‘Okuduğumuz şarkılara eşlik eser, yaptığımız hataları bir bir tespit eder. Makamları o kadar iyi bilir. Hepsini bilir ve yapı alan hataları da söylemekten çekinmezdi. Orada hatırlatır’ diye söz eder” dedi.
“SIKLIKLA SAFİYE AYLA’YI, MÜZEYYEN SENAR’I DİNLERDİ”
Mustafa Kemal Atatürk’ün Saadettin Kaynak’ı, Hamiyet Yüceses’i, Safiye Ayla’yı, Müzeyyen Senar’ı ve diğer dönemin ses sanatçılarını sıklıkla dinlediğini ifade eden Erkan, “Sanatkarı hep korumuş. Sanatkarların korunması için çalışmış. Bu sanatçıların uzun yolculuklarda kayıtlarını dinlemiştir” dedi. Atatürk’ün ‘Hayatta musiki lazım değildir. Hayat Musikidir. Musikiyle alakası olmayan mahlukat insan değildir diye bir sözü vardır. Eğer mevzu bahis olan hayat insan hayatı ise musiki behemehal vardır. Musikisiz hayat zaten mevcut olamaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir’ sözlerini hatırlatan Erkan, “Bu sözler Atatürk’ün müziğe bakış açısını da en iyi şekilde gösterir” diye belirtti.
“Safiye Ayla, Müzeyyen Senar sık sık dinlediği ses sanatçılarının başında gelir. Saadettin Kaynak o dönemin en önemli bestecilerinden, en önemli hafızlarından. Saadettin Kaynak bir din adamı, bir din bilgini aynı zamanda. Türkçe ezanı besteleyen ve ilk plağa okuyan kişidir. Onu sık sık Çankaya Köşküne ya da Dolmabahçe Sarayında davet eder, onunla din konusunda uzun tartışmalar, konuşmalar yapar, onun fikrini alırmış” sözlerine yer veren Erkan, “Müzeyyen Senar sık sık Mustafa Kemal’in karşısına çıkmış. O zamanın en büyük üstatlarından Selahattin Pınar tamburu ve diğer saz arkadaşlarıyla o gecelerde bulunmuş. Ve onun sevdiği şarkıları seslendirirlermiş” dedi.
“GÖZLERİNDEN MUTLAKA YAŞLAR AKAR”
Mustafa Kemal Atatürk’ün Rumeli ve kahramanlık türkülerine olan sevdasına değinen Erkan, “İzmir’in türküsü olan İzmir’in Kavaklarını zevkle söylermiş. Muş türküsü denilen türküyü çok severmiş. Hacı Angı, ‘Marşlarla, Türkülerle Atatürk’ kitabında; ‘Bu türküyü dinlediği zaman gözlerinden mutlaka yaşlar akar. Yemen çöllerinde kalan Trablusgarp, Libya çöllerinde kalan askerlerimizi hatırladığını söylerdi’ ifadelerine yer vermiştir” diye belirtti.
“HAYATI SAVAŞLARDA GEÇMİŞ”
“Türk sanat müziğinin en önemli klasik eserlerini zevkle dinler ve söylermiş. Harp Okullarında müzik eğitimi almış ama daha çok marşlar üzerine öğrenim görmüş. Mustafa Kemal yetiştiği yörenin üzerine türkülerine bağlı” sözlerine yer veren Erkan, “Okul haricinde kendisinin önemli bir müzik eğitimi yok. Zaten buna da imkan yok. Hayatı savaşlarda geçmiş. 1922 Başkomutanlık Meydan Savaşı onun son savaşıdır. Ondan sonra Cumhuriyeti ilan etme ve devrimler, başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı süresi başlamıştır. 1900’lerin başından 1922’nin sonuna kadar hayatı savaşlarda geçmiştir. Yemen’de, Trablusgarp’ta, Galiçya’da, Çanakkale’de her cephede. Bu kolay bir yaşam değildir” dedi.
Erkan, “Mustafa Kemal Atatürk, o zamanın konservatuarı sayılan Musika-i Humayun okullarının açılmasına öncülük etmiş, müziğin gelişmesine; yalnızca müziğin de değil sanatın her türünün gelişmesine ön ayak olamaya çalışmıştır” dedi.
“HALK O DÖNEMDE ÖZ TÜRKÇE KONUŞUYOR”
Okuma yazma oranın dönem koşullarında çok düşük olduğuna dikkat çeken Erkan, “Anadolu, başlı başına geri plana itilmiş. Anadolu’da konuşulan dil ile Saray ve çevresinde, İstanbul’da konuşulan dil tamamen birbirinden ayrılmış. Osmanlıca denmiş. Osmanlıca diye bir dil yok, türkü yok. Her dilin bir türküsü vardır. Osmanlıca diye bir türkü yok. Olmaz zaten; Arapça, Türkçe, Fransızca, Farsça karışımı bir dil. O zamanın yazarları çizerleri bununla konuşmayı, söylemeyi ve yazmayı çok önemsemiş. Ama halk, Anadolu’da okuma yazma bilmiyor. Halk o dönemde öz Türkçe konuşuyor” dedi.
“TÜRK DİLİNİN GELİŞMESİ TAMAMEN ATATÜRK’E BAĞLIDIR”
Erkan, “1930’lara 1940’lara 1950’lere gelinceye kadar radyolarda konuşulanlara Anadolu köylüsü ne yazık ki tam anlayamıyordu. O kadar Türkçe geri plana itilmişti. Türk dilinin gelişmesi tamamen Atatürk’e bağlıdır. Bilhassa sonradan yayın araçlarının gelişmesiyle Türkçe her tarafa daha iyi yayılmış. Öz Türkçe konuştukça, Anadolu’nun her hangi bir yerinde yaşayan vatandaşımız, İstanbul’da yaşayanla aynı Türkçeyi konuşuyorsa, aynı dili konuşuyorsa ve rahatça anlaşabiliyorsa bu tamamen Türk Dil Kurumunun ve Atatürk’ün başarısıdır” sözlerine yer verdi.
“GELİŞMEMİZİ CUMHURİYET DEVRİMLERİNE BORÇLUYUZ”
“Öğretmenliğimin ilk yıllarından radyoda bir haber çıktı. Daha 1969-1970’lerden bahsediyorum. Bana ‘Öğretmenim ne anlatıyor? Sen bize tekrar izah et’ derlerdi. Dilde sadeleşme çok ileri değildi. Radyo ve televizyonun gelişmesiyle, Türkçe Anadolu’nun her tarafında aynı şekilde konuşuldu. Gelişmemizi Cumhuriyet devrimlerine borçluyuz. Büyük oranda Atatürk’e borçluyuz” ifadelerine yer veren Erkan, “O zamanın en önemli kurumlarından birisi Halkevleridir. Şuanda hala vardır ama eskisi kadar canlı değil. Her alanda kültürün gelişmesi için Halkevleri her ilçede, her yerleşimde kurulmaya çalışılmış. Türkçenin gelişmesi, okuma yazma oranının artması ve sanatın her alanda gelişmesi için buralarda çalışma yapılmıştır. Okullar da var ama esas olarak yaygın eğitim Halkevlerinde gerçekleşmiş” diye belirtti.
“ATATÜRK’Ü DAHA İYİ ANLAMAK GEREKİYOR”
Atatürk’ü daha iyi anlamak gerektiğinin önemine dikkat çeken Erkan, “Atatürk’ün devrimlerini, yaptığı işleri anlamak gerekiyor. 10 Kasımlar ona saygılarını sunmak değil, onun düşüncelerini, daha anlamak, anlatmak için bir imkan. Onu 83 yıldır durmadan anıyoruz. Onun çağdaşlarının arkalarından lanet okunuyor. Hiçbiri onun seviyesine erişememiş. Unutulup gitmişler. Fikirleriyle, ilke ve inkılaplarıyla, devrimleriyle yaşayan Atatürk’tür. Keşke daha iyi anlasak, onun ilkelerini daha iyi kavrasak. ‘Fikirleri nasıl geliştirebiliriz? Onun bıraktığı yerden daha iyi nasıl götürebiliriz?’ diye daha çok gayret etsek. Onun yolundan sapmaya başladığımız anda geri gittik. Gittikçe geriye düşüyoruz. Dilde de sanatta da kültür de de sanayide de ekonomide de, her şeyde geriye düşüyoruz. Muhassıl medeniyet seviyesinin üstüne çıkma hedefimiz ne yazık ki bir türlü gerçekleşemiyor” sözlerine yer verdi.
Damla YELTEKİN