Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Berna İleri, barış ipeği yöntemiyle hazırladığı eserleri izleyicilerle buluşturdu. Sürdürülebilir ipeğin yani ipek böceği ölmeden ipek elde etmenin mümkün olduğunun kanıtı olan online sergi 16 Mayıs-30 Haziran tarihleri arasında Begüm Macan tarafından kurulan BM Sanat ve Tasarım Atölyesi sayfasında (https://bmhandmade.com) üzerinden sanat ve barış ipeği meraklılarını bekliyor olacak.
İPEĞİN ÖYKÜSÜ
Sergi girişi için hazırlanan video seslendirmesinde, “Doğanın anlattıklarını; Doğanın sesini, ağacı, kuşu, suyu, çiçeği, böceği, kelebeği… DİNLE! Kitaplarda yazan hikâyeye göre günümüzden 4.500 yıl önce Çin Prensesi Si Ling Shi bahçesinde çay içtiği sırada, çayına düşen bir kozayı eline alarak ipek lifini kozadan çekmeyi başarmış, bahçesinde koza ören ipek böceklerini incelemeye başlamıştır. Prenses çayına düşen bir koza ile başlayan ipeğin öyküsü binlerce yıldır anlatıladursun, ipek en kıymetli tekstil ürünü hatta “tekstilin kraliçesi” olmuştur her zaman…”
ÇAY BARDAĞINDA TÜRK KAHVESİ
“Benim de koza ile tanışma hikayem, Prenses gibi bir fincan çay eşliğinde değil, çay bardağında içilen Türk kahvesi eşliğinde ipek ustaları ile yaptığım sohbetler ile başladı. İpek böceğinin 40 günlük yaşamı, koza örmesi, kozadan iplik yapımı, el tezgahlarında dokunuşu, hepsi benim için heyecanlı bir öğrenme yolculuğuydu… Ama bu yolculukta beni en çok etkileyen ipek kozasından iplik çıkarmak için kozanın içindeki pupa ya da kelebek ile fırınlanması ya da sıcak suya atılmasıydı… Kimine sorarsanız “zaten kelebeğin ömrü 3 gün, fırınlansa n’olur?”. Kimine sorarsanız, “onlar zaten kozanın içinde canlı değil…” Oysaki kozanın içinde duran, yeniden doğuşu bekleyen birer can’dı onlar”
“VİCDANIMIN ACISI BİRAZ OLSUN DİNDİ”
“Ben de 4.500 yıl önce Çin Prensesi yaptığı gibi kozaları incelemeye başladım. Her bir kozanın içinde bazen koza örmeyi yeni bitirmiş bir ipek böceği, bazen dönüşüme geçmiş bir pupa ya da yeni hayata başlamak üzere olan bir kelebek vardı. Ama hep siyah, kül renginde… Onların o acısını düşündüğümde, hissettiğimde günlerce bacaklarımı karnıma çekerek uyudum, bir ipek böceğinin kozasına sığınması gibi ya da bir çocuğun annesine sığınması gibi… Taa ki yaptığım araştırmalar beni Hindistan’da Gandi felsefesi Ahimsa’ya yani peacesilk / barış ipeğine götürünceye kadar, ben hep bu kalp ağrısı ile uyudum, uyandım. Sonra yetiştirdiğim ipek böceklerinin kozalarını tekrar elime aldım, baktım, baktım ve bir kelebeğin kozasından hayata çıkışının sevincini ve heyecanını yaşadım. O gün onunla birlikte kalbim tekrar doğdu, vicdanımın acısı biraz olsun dindi…”
“DOĞAYI UNUTTUK”
“Sonra kendi kendime bu delik kozalardan ipek lifi çıkarırken düşündüm; 4.500 yıl önce Prenses de acaba bu kozaları fırınlamış mıdır? Sıcak suya atıp haşlamış mıdır? Yoksa her yıl, yeni ipek böceklerinin olması için doğada bulduğu kozayı yine doğada, doğal yaşamıyla mı bırakmıştır? Öyle ya insanlar ilk çağlarda doğal olanı kullanmış, doğayı taklit etmiş hatta doğadan sadece gerekli olanı almıştı. Peki ya şimdi? … Şimdi daha parlak, daha gösterişli ipekler içinde olmayı, en kıvırcık astragan kürk giymeyi; daha çok, daha fazla, daha pahalı, daha daha… Giysiler için tonlarca su akıtmayı, toprakları çölleştirmeyi seçmedik mi? Evet bunu hep birlikte yaptık… Doğayı unuttuk, ağacı, rüzgârı, denizleri, kuşları, karıncaları, çiçekleri, böcekleri hepsinin sesini unuttuk. Biz insanlar, doğanın anlattıklarını hiç duymadık, dinlemedik. Çin Prensesine küçük bir selam olsun, rüzgâr essin, ağaçlar fısıldasın, sular aksın, kuşlar uçuşsun. İpek böceği güvenle kozasına saklansın, kelebek olup kozasından çıkacağı güne kadar huzurla beklesin…”
Keyifli seyirler.
Damla YELTEKİN